Etik Genel Makaleler

Zihinsel Kapasite ve Yenilebilirlik Düşüncesi Arasındaki İlişki

Yazan TVD

İnsanların, vücutlarını yiyecek olarak tükettiği hayvanları neye göre seçtiğini düşündüğümüzde, kültür güçlü bir aday olarak karşımıza çıkacaktır. Kültürün bu bağlamdaki etkisini ve yerini yadırgamamakla beraber, sosyal psikolojinin bize sunabileceği bir başka güçlü aday, son 10 yıl içerisinde yapılan bir dizi araştırmayla önem kazanmıştır.

Yazı: Emre Kayatepe *

2012 yılında yayımlanan bir çalışma [i], bir hayvanı yiyecek olarak tüketmekteki isteği etkileyen önemli bir faktörün, o hayvanın zihinsel kapasitesine dair varsayımlarımız olduğunu gösteriyor. Şöyle özetleyebiliriz: Bir hayvanın zihinsel kapasitesinin ne kadar yüksek olduğunu düşünüyorsak, onu yeme isteğimiz o oranda azalıyor ve onu yiyecek olarak tüketmeyi ahlaki bir yanlış olarak görmeye başlıyoruz.

Hindistan, Kanada, ABD, Hong Kong, ve Çin’den katılımcıların dahil olduğu bir diğer çalışma [ii] da benzer bulgular ortaya koyarak, zihinsel kapasite ve yenilebilirlik düşüncesi arasındaki ilişkinin tek bir kültüre özel olmadığını gösteriyor. Bu çalışma zeki olduğu düşünülen hayvanları yeme düşüncesinin, kültür fark etmeksizin, insanlarda iğrenme duygusunu tetiklediğini gösteriyor.

“Et paradoksu” olarak adlandırılan, yani insanların “et” yemekten keyif alırken, başka canlılara zarar verilmesini ve onların öldürülmesini onaylamaması ikileminden yola çıkılarak yapılan bir çalışmada [iii], araştırmacılar öncelikle katılımcıları iki gruba ayırıyor. Bir grup katılımcıdan kaju fıstığı yemeleri istenirken diğer gruptan kurutulmuş et yemeleri isteniyor. Katılımcılar yiyeceklerini yedikten sonra, onlara otlak içerisindeki bir inek fotoğrafı gösterilerek, bu ineğin ahlaki davranılmayı ne kadar hak ettiği soruluyor. Araştırmanın sonuçlarına göre, fıstık yiyenlere kıyasla, biraz önce et yiyen katılımcılar, ineğin ahlaki davranılmayı daha az hak ettiğini düşünüyor.

Bu sonuçlara bakarak şu çıkarımı yapmak mümkün: Et tüketimi, hayvanlar için hissedilen ahlaki kaygıları azaltmaktadır. Araştırmacılara göre, azalan bu ahlaki kaygılar, hayvanların acı çekme kapasitelerinin düşük olduğuna dair bir yanılsamayı da beraberinde getiriyor.

Bu noktada şu soruyu sormak önemli: “Et” tüketimi neden insan dışı hayvanlar için hissedilen ahlaki kaygılarda bir azalmaya sebep oluyor?

Fotoğraf: Andrew Skowron

Negatif hisleri bastırmak için strateji

İlk bahsettiğim, 2012 yılına tarihlenen çalışmanın devamında araştırmacılar, katılımcılara bir yiyecek tadımına katılacaklarını söylüyorlar. Söz konusu yiyecek tadımı, katılımcılarda bir beklenti oluşturmak amacıyla öne sürülüyor ve aslında gerçekleşmiyor. Bu noktada araştırmacılar katılımcıları iki gruba ayırıyor: Meyve tadımına katılacağı söylenenler ve et tadımına katılacağı söylenenler. Hangi tür yiyeceği tadacağı katılımcılara açıklandıktan sonra katılımcılardan bir ineğin zihinsel kapasitesini değerlendirmeleri isteniyor.

Sonuçlara göre, birazdan yiyecek tadımında et yiyeceğini düşünen katılımcılar, meyve tadımına katılacağını düşünen katılımcılara kıyasla bir ineğe çok daha az zihinsel kapasite atfediyor. Bir başka ifadeyle, birazdan et yiyeceğini düşünen katılımcılar bir ineğin zihinsel kapasitesinin az olduğunu düşünmeye başlıyor.

Araştırmayı yürütenler bu durumun, zihinsel kapasitesi yüksek olan bir canlıyı yemekten dolayı oluşabilecek negatif hisleri bastırmak amacıyla kullanılan stratejik bir mekanizma olduğunu öne sürüyor.

Bu bakış açısına göre, bir önceki çalışmada bahsedilen et tüketimi sonrası hayvanlar için hissedilen ahlaki kaygılardaki azalmanın da bu mekanizmanın başka bir dişlisi olması oldukça olası gözüküyor.

Fotoğraf: Andrew Skowon

Bilişsel Çelişki Kuramı

Bu mekanizmanın oluşmasındaki psikolojik süreçlere daha yakından bakarsak tablonun hepimiz için biraz daha netleşeceğini düşünüyorum. 1957 yılında Leon Festinger adında Amerikalı bir sosyal psikolog, Bilişsel Çelişki Kuramı’nı [iv] ortaya atmıştır. Ortaya çıktığı günden beri çokça çalışılmış, oldukça ses getirmiş, hala da getirmeye devam eden, psikolojinin en etkili kuramlarından biri olduğu söylenebilir.

Bilişsel Çelişki Kuramı’na göre, bir insanın düşünceleri ile davranışları uyumsuz ise kişinin zihninde “Bilişsel Çelişki” adı verilen, huzursuzluğa sebep olan, tutarsızlıktan kaynaklanan olumsuz duygular ortaya çıkar. Kişi, zihnindeki çelişkiyi gidererek bu olumsuz duyguları azaltmaya çalışır. Çelişkiyi gidermek iki şekilde mümkündür: Ya davranış değişerek düşüncelerle uyumlu hale gelecektir ya da düşünce değişerek davranışlarla uyumlu hale gelecektir.

Yukarıdaki araştırmalarda anlatılan süreçleri, örneğin bir ineğin zihinsel kapasitesini düşük olarak değerlendirmeyi veya et tüketimi sonrası hayvanlar için hissedilen ahlaki kaygılardaki azalmayı, Bilişsel Çelişki Kuramı’na göre yorumlayan araştırmacılar, bu süreçlerin, kişinin bilişsel çelişkisini azaltmaya yönelik, kişiye zihinsel bir rahatlık sağlayacak bir düşünce temeli oluşturmak için kullanılan stratejik bir mekanizmadan başka bir şey olmadığını öne sürüyor.

Diğer bir ifadeyle, “et” yiyen kişinin bir ineğin zihinsel kapasitesini düşük olarak değerlendirmesi, düşünceyi davranışla aynı hizaya getirecek bir girişim olarak karşımıza çıkıyor. Kişi bu sayede, gerçekleştireceği davranıştan ötürü duyacağı rahatsızlığı azaltmış oluyor.

Kaynak: Camen Luciano blog

Burada değinilmesi gereken önemli bir nokta var: “Et” yemeden hemen önce kişinin, ineğin zihinsel kapasitesini az bulmaya başlamasının bilinçli bir süreç olması çok da mümkün gözükmüyor. Bir başka deyişle, et yiyen kişi “Birazdan et yiyeceğim, öyleyse ineğin zihinsel kapasitelerini düşük bulmalıyım” gibi bir muhakemeye bilinçli bir şekilde sahip olmuyor. Bu sürecin bilinçdışı, yani farkında olunmayan bir şekilde işlemesi daha mümkün.

Diğer bir ifadeyle kişi, bilincinde ortaya çıkacak rahatsızlığı fark etmese dahi, zihni onun yapacağı yanlışı öngörüp kişinin kendi içindeki uyumsuzlukları gidererek onu daha rahat hissedeceği bir düşünüş tarzına yönlendiriyor olabilir.

Yukarıda düşüncenin değişip, davranışa uygun hale gelerek Bilişsel Çelişki’yi azaltmasını inceledik. Şimdi Bilişsel Çelişki Kuramı’nı bir de diğer tarafından ele alıp, davranışın değişerek düşünceye uygun hale gelişine bir göz atalım.

Bilişsel Çelişki Kuramı ve Veganlık

Kişi hayvan yeme davranışını gerçekleştirdiğinde ve ardından zeki, zihinsel kapasitesi yüksek bir canlıyı yediğini fark etmesi üzerine, bu farkındalık düşüncesi ile “et” yeme davranışı arasındaki uyumsuzluk, kişide “Bilişsel Çelişki” halini oluşturacak ve kişi kendisine rahatsızlık veren bu çelişkiyi gidermeye çalışacaktır. Son zamanlarda yükselişine tanıklık ettiğimiz vegan/vejetaryen hareket bu ikinci tür değişimin, yani davranışın değişerek düşünceye uyum sağlamasının bir sonucu olarak yorumlanabilir.

Yukarıda incelenen araştırmalar hayvan yeme davranışını konu edinmiştir. Ancak Bilişsel Çelişki Kuramı’nın önerdiği davranış-düşünce değişiklikleri, hayvan sömürüsü içeren diğer bütün alışkanlıklara da uygulanabilir. Örneklemek gerekirse, inek sütü veya inek sütünden elde edilmiş yoğurdu tüketen bir kişi, hayvanın sütünün oluşabilmesi için ineğin en başta “suni dölleme” adı verilen işlem yoluyla cinsel şiddete (tecavüz) maruz bırakıldığını göz önüne aldığında, davranış-düşünce değişim süreçleri, “et” yeme davranışında olduğu gibi harekete geçecektir.

Fotoğraf: Andrew Skowron

Bilişsel Çelişki Kuramı bize, yiyecek olarak tüketilen bir canlının, zihinsel kapasitesi yüksek, zeki bir canlı oluşunun fark edilmesinden sonra ilerlenebilecek iki farklı yol sunmaktadır: Davranış değişikliği olduğu takdirde kişi hayvan yemeyi bırakacak; ancak aksi yönde bir değişim, yani düşüncede bir değişim olursa, yenilen hayvan zihinsel olarak aşağılık görülmeye başlanacaktır.

Burada kritik öneme sahip nokta, farkındalık oluştuktan sonraki süreci, davranışı değiştirmeye adamaktır. Bu noktada kişinin vicdanı ile üzerine düşünmeden kanıksamış olduğu alışkanlıklarının sıkı bir yarışa giriştiği kanısındayım. Bu yarışı, insan soyunun gerçek ahlaki sınavı olarak gören Milan Kundera’nın [v] satırlarını hatırlatmakta fayda var:

“Gerçek insan iyiliği, ancak karşısındaki güçsüz bir yaratıksa bütün saflığı ile özgürce ortaya çıkabilir. İnsan soyunun gerçek ahlaki sınavı, temel sınavı (iyice derinlere gömülmüş, gözlerden uzak sınavı) onun, merhametine bırakılmışlara davranışında gizlidir: Hayvanlara.”


[i] Bastian, B., Loughnan, S., Haslam, N., & Radke, H. R. (2012). Don’t mind meat? The denial of mind to animals used for human consumption. Personality and Social Psychology Bulletin, 38 (2), 247–256.

[ii] Ruby, M. B., & Heine, S. J. (2012). Too close to home. Factors predicting meat avoidance. Appetite, 59 (1), 47–52.

[iii] Loughnan, S., Haslam, N., & Bastian, B. (2010). The role of meat consumption in the denial of moral status and mind to meat animals. Appetite, 55 (1), 156–159.

[iv] Festinger, L. (1957). A theory of cognitive dissonance. Stanford, CA: Stanford University Press.

[v] Kundera, M. (1984). Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği. s (308). Can Yayınları.


* Boğaziçi Üniversitesi 2020 Psikoloji Bölümü mezunu, TVD gönüllüsü


TVD not: Bir hayvanın zihinsel kapasitesi ister yüksek, ister düşük olarak tanımlansın -ki insan türü olarak insan dışı hayvanların zekâsını, duygusal ve zihinsel işleyişlerini henüz tam olarak idrak edemediğimiz ortada, hiçbir hayvan insan menfaati için dünyaya gelmiyor, insan eliyle öldürülmek için yaşamıyor. Zihinsel kapasite ve zekâ; istismar ve öldürme gerekçesi olarak belirleyici veya sınırlayıcı faktörler olamaz.


Kapak fotoğrafı: Andrew Skowron

Yazar Hakkında

TVD

Yorum Yap

6 + 9 =


Paylaşım